İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ – ESNAF ÖRGÜTLERİNİN KATKISI / AHİLİK | Enerji ve Maden Dergisi

İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ – ESNAF ÖRGÜTLERİNİN KATKISI / AHİLİK

28 Eylül 2015
Kategori
Yazarlarımız
Comments 0

Etiketler , , , , ,

6331 Sayılı yasa çıkalı üç yılı aşkın bir süre olmasına karşılık, sanayi işletmelerinden çok büyük bir bölümünün İş Sağlığı ve Güvenliği hizmeti almadıkları gerçeği üzerinde düşünmek gerek.

Ne yapılabilir?

  1. Denetimler artırılabilir.
  2. Hizmet alanlara özendirici ayrıcalıklar sağlanabilir.
  3. Kamu spotları ile işveren ve çalışanların konuya ilgisi artırılabilir.
  4. Toplumu bilgilendirme ve eğitme amaçlı televizyon programları yapılabilir.

Denetimlerin artırılmasının yararı tartışılmaz ama denetimler, öncelikle eğitim ve bilgilendirme amaçlı olmalıdır. İş müfettişlerinin, hizmet alan işletmelerde İSG uzmanlarıyla-hekimlerle iletişim içinde olmaları, bilgi alışverişinde bulunmaları, işyeri koşulları hakkında bilgi edinmeleri, hedefe varma açısından yararlı olabilir.

Hizmet alan firmalara birer teşekkür belgesi verilmesi bile diğerlerini özendirmek açısından yararlı olabilir. Öte yandan kamu ihalelerinde, ihaleye katılan firmaların İSG hizmeti almış olmaları şartı aranır.

Televizyon kanallarında yayınlanmak üzere İSG uygulamaları hakkında, hatta iş kazaları ve nedenleri hakkında ilgi çekici kısa filmler yayınlanabilir. Televizyonlarda, büyük ve toplumun ilgisini çeken İş Kazaları sonrası ya da yıldönümü nedeniyle bilimsel yönü ağır basacak ama bilim insanları ile birlikte sahada bulunan uzman, hekim ve müfettişlerin, işveren ve çalışan temsilcilerinin katılacağı açık oturumlar yapılarak toplumun ilgisi artırılır, bilinçlenmesi sağlanır. Hatta yapımcılarla işbirliği yapılarak sevilen, reytingi yüksek dizilerde iş güvenliği konusunda sahnelere yer verilebilir.

Bunlar fazla mali yük getirmeyen faaliyetlerdir, bu nedenle Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı hatta il örgütleri tarafından gerçekleştirilmesi olanaklıdır. Ancak tüm bunlar yeterli değildir.

İSG çalışmalarında devlet, işveren ve fazla etkin olmasa da çalışan üçlüsüne dördüncüyü eklemek gerekir ki dördüncü güç, esnaf ve sanatkârların meslek örgütleridir.

———————————

Eğitimin yaşı olmamalıdır ama olgunluk yaşına varmış hatta geçmiş insanları, yetişkinleri eğitmek oldukça zordur. Hele de yıllarca bazı yanlış davranışları alışkanlık haline getirmiş insanlara doğruları öğretmeye kalkmak, örneğin; kişisel koruyucu kullanmayan bir insana, alışkanlığını bırakıp kişisel koruyucu kullanmasını anlatmak kolaydır ama uygulatmak oldukça zordur. Ancak bugün, zor da olsa eğitimciler bunları anlatmak zorundalar.  Fakat bu iş hep böyle sürmemelidir. Gelecekte, sanayiye gelecek yeni işgücünün eğitimli olması için okullara yönelmek zorundayız. Mesleki okullarda ve üniversitelerin teknik ve işletme alanlarında eğitim görenlere ciddi bir İş Sağlığı ve Güvenliği dersi verilmelidir. Yararlı olabilir mi? Mutlaka olur. Yaklaşık otuz yıl önce Çıraklık Kanunu çıkmış ve çıraklık eğitimi zorunlu hale gelmişti. Çıraklar, devletin sosyal güvenlik şemsiyesi altında haftada bir gün çıraklık okullarına devam ediyorlardı. O günlerde bazı işyeri sahipleri, ustalar durumdan memnun değillerdi. Okullara şikâyetler geliyordu. Çıraklar, okullarda öğretmenlerden aldıkları teknik bilgileri işyerine taşıyor, ustalarının yanlış uygulamalarına karşı çıkıyorlardı. Ustalar ise geçmişiyle, kendi çıraklık dönemiyle çıraklarını karşılaştırıp, okulların çırakların ahlakını bozduğunu, ustalara yol göstermeye kalktıklarını söylüyorlardı. Ama giderek hatalarını anladılar, hatta çıraklarından bazı konuları öğrenir oldular. O dönemin çırakları şu an işyeri sahibi ya da usta oldular. Bilgisayar kullanıyor, internetten yararlanıyorlar ama İSG konusunda eğitim almadılar. Okullara karşı ilgileri var ama çırak bulamamaktan şikâyetçiler. Çünkü var olan eğitim sisteminde çıraklığa yer verilmediği için çırak yetişmiyor. Bu nedenle de sanayinin, KOBİ’lerin, küçük işletmelerin bugün en önemli sorunu, çalışacak eleman yani işgücü bulamamalarıdır. İşsizliğin had safhaya ulaştığı bir dönemde, sanayide çalışacak eleman bulunamaması düşündürücü bir durumdur. Sanayimiz, Gümrük Birliği Antlaşması ile kapıların ithal mallara koşulsuz olarak açılmış olması nedeniyle haksız rekabetle karşı karşıyadır. Uzakdoğu malları ile rekabet edememektedir. Maliyetleri düşürmenin iki yolundan biri işçilik ve dolaylı maliyetleri azaltmaktır. Ucuz işgücü ve İSG hizmeti almamak maliyeti düşürmenin kolay yoludur. Başka yol var mıdır? Elbette vardır. İleri teknoloji uygulanırsa maliyetler azaltılır ama ileri teknolojiyi işe aktarmak da yatırımı ve eğitimi gerekli kılmaktadır. Devletin desteği olması gerekir. Devlet desteği nasıl olur? Bir işletmede karşılaştığımız ilginç bir örnek; Türkiye’de tıbbi bir işletmenin donanımı ihalesini Uzakdoğu Firması alır. Firma, uluslar arası ihalede Avrupa ve ABD firmalarının karşısında çok düşük bir fiyatla ihaleyi almıştır ama ihaleden dolayı zararı nedeniyle firmanın iflası tartışılır olmuştur. Ancak söz konusu durumda firmanın bağlı olduğu devlet devreye girmiş, firmanın zararı kendi devleti tarafından karşılanmış ve ihale sonucu hiçbir sorun yaşanmadan firma gerekli donanımı zamanında Türkiye’deki kuruluşa teslim etmiştir. Bizde böyle bir devlet desteğinin var olup olmadığını bilmiyoruz. Hatta tersi durumlardan bahsediliyor. Oysa birçok işletme, pazarını kaybetmemek, ayakta kalabilmek için devletin desteğini bekliyor. Hiç değilse devlet kuruluşları ARGE çalışmalarında destek verebilir.  Uluslar arası piyasada ulusal kurumlara, ortaklıklara gümrük ve vergi desteği olabilir.

İşçilik maliyetinden ve işçi bulamamaktan söz ederken bir işverenimizin sözü kulaklarımda çınlıyor;

-“Suriyelilerden Allah razı olsun. Hem ucuza çalışıyorlar hem de sigorta, vergi gibi sorunları yok. Mesai diye bir şey bilmiyor, on-on iki saat çalışsalar da çıtları çıkmıyor.”

Bir çalışan da;

-“Suriyeliler yirmi lira yevmiye ile hurdacılara çalışıyorlar.” diyor.

İşyerlerinde azımsanmayacak oranda Suriyeli mülteci kaçak çalışıyor. Doğaldır ki bu insanların aşa, işe gereksinimleri var ama onların çaresizliklerinden yararlananlar tarafından sömürüldükleri de bir gerçek. Öte yandan herhangi bir sosyal güvenlikleri yok. İş Güvenliğinden de habersizler. Diğer taraftan bizim çalışanlarımızın da ücret ve diğer özlük sorunları için sorun olmaktalar. Bu nedenlerle Suriyeli Mülteci ve kaçak işçi sorununun üzerinde mutlaka durulup, çözüm bulunmalıdır.

———————————

İş sağlığı ve güvenliği konusu, dünyada Makineleşme – Sanayi Devrimi sonrası, vahşi kapitalizmin emek sömürüsü sonrası başkaldırmaların sonucu gündeme gelmiştir. Bugün, iş güvenliğini “olmazsa olmaz” gören batılı ülkeler 18. yüzyılın sonu, 19. yüzyılın başlarında; çocuk, genç, yaşlı demeden emek sömürüsü ile binlerce, on binlerce insanı feda ederek sanayilerini geliştirmişlerdir. İlginçtir, maden ocaklarında taşımada katır kullanımı pahalıya geldiğinden dokuz –on beş yaş arası kızlar kullanılmış, kısa sürede ölenlerin yerine yenileri bulunmuştur. Şu anda “her şey insan için” diyenler, yine emek sömürüsünü sürdürmektedirler. Uzak Doğu’da insanlar, apar topar batıdan gelmiş ünlü firmalar tarafından sömürülmeye devam edilmekte, ucuz işgücüyle üretilen mallar dünya piyasasına sürülmekte, uluslararası büyük kuruluşlar bu yolla ulusal sanayileri de batırmaktadır.

Osmanlı emek sömürüsü açısından daha insaflıdır ve batıdaki acımasızlık Osmanlı’da yaşanmamış, 19. yüzyılda kömürle başlayan madencilik faaliyetleri, bazı nizamnamelerle belirli kurallara bağlanmış, devlet kontrolüne alınmıştır.

Ahilikten günümüze esnaf odalarının örnek alması*;

Cumhuriyet de ilk dönemlerinden başlayarak çalışma yaşamında bazı önlemler almaya gayret etmiştir.

Türk tarihinde fazla gündeme getirilmeyen bir olay vardır. Gerçi her yıl eylül ayının ikinci yarısında Esnaf Örgütleri ve son birkaç yıldır Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi AHİLİK HAFTALARI düzenlemekte ve konuyu gündeme getirmektedirler ama toplumu daha geniş kapsamlı bilgilendirmeye gereksinme vardır.

Türkler, Anadolu’ya 10. yüzyıldan itibaren büyük kafilelerle yerleşme amacıyla gelmeye başlamışlardır. Türklerin yüzyıllar öncesinden Anadolu’ya ganimet amaçlı akınları bilinmektedir ancak yerleşim onuncu yüzyılla başlamıştır. Türklerin Anadolu’ya yerleşim amaçlı gelişlerinin birinci nedeni, göçer Türkmenlerin, Türkmenistan yöresindeki kuraklık nedeniyle hayvanlarını beslemeye ve tarım için Anadolu’nun verimli topraklarına gereksinim duymalarıdır. İlk gelenler göçerlerdir. Anadolu’da köyler kurmuşlardır. İkinci neden, on birinci yüzyılın sonunda Asya’da başlayan ve zengin, gelişmiş Türk illerini çekirge sürüsü gibi kasıp kavurarak batıya doğru akan Moğol istilasıdır. Moğolların vahşetinden kaçan kentli Türkler Anadolu’ya akın etmiştir. Moğol zulmünden kaçanlar kentlidir, sanatkârdır, esnaftır. Anadolu’ya işleriyle, meslekleriyle gelmiş, Anadolu’nun zengin topraklarında az sayıda bulunan Rum, Ermeni, Yahudi nüfusa karşılık çoğunluğu sağlayarak kısa sürede bulundukları yerleşim merkezlerine egemen olmuşlardır. Böylece, köyleri göçerlikten yerleşik düzene geçen Türkmenler abad ederken, kentleri de esnaf ve sanatkâr Türkler sahiplenmiş. Coğrafyada Rumeli olarak adlandırılan Anadolu, Türkeli olarak şenlenmiş; tarım, hayvancılık ve el sanatları gelişmiştir. İlk Türk göçüyle oluşan Anadolu Selçuklu Devleti de bu göçlerle güç bulmuştur.

On ikinci yüzyılın sonlarında Bağdat’ta bulunan Halife Nasır, güç birliği sağlayarak kendi gücünü kuvvetlendirmek amacıyla geçmişte Arap Yarımadası’nda kurulmuş bulunan Fütüvvet teşkilatını canlandırmak için bilim insanı Suhreverdi’yi görevlendirmiş, bazılarınca Fütüvvet Anayasası olarak görülen Suhreverdi Fütüvvet-namesini hazırlatmış ve çevresinde bulunan İslam devlet başkanlarına, fütüvvet şalvarı göndererek İslam Birliği’ne davet etmiştir. Konya Selçuklu başkentine gönderilen heyet içinde de Muhyiddin Arabi, Evhadüddin Hamid Kirmani ve damadı Hoylu genç Mahmud Nasuriddin bulunmaktadır. Selçuklu Sultanı, genç Nasuriddin’i Konya medreselerinde müderris olarak görevlendirir. Mahmut Nasuriddin otuzlu yaşlarda olmasına karşın, bir dönem Ahmet Yesevi’nin kalfalarından, Fahreddin Razi’den eğitim almış, İbn-i Sina’nın, Fahreddin Razi’nin eserlerini Farsça’ya çevirmiş bilim insanıdır. Ancak medreseler onu tatmin etmez. Eylem adamıdır ve hocası Evhadüddin Hamid Kirmani ile Kayseri’ye gider. Kirmani’nin tekkesinde kalfalık yaparken bir yandan da o günlerin en geçerli mesleklerinden dericilikte usta olur ve derici esnafı örgütleyerek ilk Ahi örgütünü gerçekleştirir. O günlerden sonra da Ahi Evran olarak tanınır. Ahi Evran üretimden yanadır ama özelliği bununla sınırlı değildir. Türkçüdür. Kayseri’de, Moğol istilası olasılığına karşılık halkı örgütlediği ve Moğollara boyun eğen Selçuklu Sultanı’na karşı çıktığı için hapse atılır ki bu hapis aynı zamanda şansı olur. Kayseri’ye girip yetmiş bin Türkü katleden Moğollar hapistekilere dokunmazlar. Ahi Evran, hocasının ölümünden sonra Konya’ya gider. Sultan’a karşı direnişi nedeniyle Denizli’ye sürülür. Burada boş durmaz. Bahçıvanlık yaparken bir yandan da bahçıvanları örgütler. Kırşehir’e gider, ‘Ahi Ocağı’nı Kırşehir’de kurar. Eşi Fatma Bacı da örgütçüdür, ilk “Bacıyan-ı Rum” örgütünü kurmuş, kadınları örgütleyerek Moğollara karşı Anadolu Türklüğünü savunmuştur. Hapse atılır, işkencelere uğrar. Bazı kaynaklara göre Moğol yanlısı Kırşehir Valisi Nureddin Cacabey tarafından isyancı diye, doksan yaşını aşmış Ahi Evran idam edilir. Ahi Evran öldüğünde, Anadolu’da kurulmuş otuz iki meslekte Ahi Ocağı, Kırşehir’deki Ahi Ocağına/ Pirine bağlanmıştır.

Anadolu’da Ahi Evran’la başlayan Ahilik kısa sürede tüm Anadolu’da kök salmıştır. On üçüncü yüzyılın son günlerinde Sivrihisar’da tekkesi bulunan Ahi Evran Ocağından yetişme Şeyh Edebali, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun manevi mimarlarından sayılır. Kızı Malhatun’a talip olan Osman Bey’e de bir meslek öğrenip Ahi ocağına girmesini şart koşmuştur. Osman Bey’den sonra Ahilerin seçimiyle bey olan Orhan Gazi ve oğlu I.Murat da Ahi Ocağında yetişmişlerdir. Hatta I.Murat Ahi Ocağında öylesine ileri düzeyde yer almıştır ki Ankara üzerine sefer düzenlerken, Ankara yönetimini elinde tutan (bazı tarihçilerimize göre Ankara Ahi Cumhuriyeti’ni yöneten) ahiler, Murat’ı yolda karşılayarak “Ahi Murat da bizim ocaktandır.” diyerek Ankara’nın anahtarlarını teslim etmişlerdir. Ünlü bir tarihçimize göre 1453’e değin Osmanlı Devleti’ni iki aile yönetmiştir. Osmanoğulları padişah olurken, Ahi olan Çandarlı ailesi de sadrazamlıkları, vezirlikleri elinde tutmuş, Fatih İstanbul’u aldıktan sonra Çandarlı Halil’in boynunu vurdurmuş, o günden sonra da sadrazamlıklar hep devşirmelerin elinde kalmıştır.

Doğal olarak İstanbul’un alınışı ile Osmanlı Devleti’nden ‘Cihan İmparatorluğu’na adım atılmıştır. Böylece kuruluşundan bu yana devlet yönetimine ortak olan ahi ocaklarının etkinliği giderek ortadan kalkmış ve Ahi Ocağı yerini Bizans’tan alınan Loncalara bırakmıştır. Bundan sonra, Ahilikle Anadolu’da geçerli mesleklere hâkim olan Türkler, üstünlüklerini gayrimüslimlere kaptırır. Rumlar, Ermeniler hatta Yahudiler meslekleri aralarında paylaşır, bir şekilde tekel oluştururken Türkleri çiftçiliğe, kentlerde ufak tefek işlere mahkûm etmişler, Osmanlı’nın son iki yüz yılında da devam eden savaşlarda salt Müslüman Türklerin askere alınmaları ve uzun süren askerlik dönemleri dolayısıyla yerel sanayi ve ticaret tamamen gayrimüslimlerin elinde kalmıştır.

O nedenledir ki yeni Türkiye kurulurken Anadolu’da marangoz, demirci, duvarcı esnaf bulunamaz olmuştur. Çünkü o meslekleri yapanlar Kurtuluş Savaşı sonrası Anadolu’dan kaçıp gitmişlerdir.

Ahiliğin altın çağı on dördüncü yüzyıldır. Faslı gezgin İbni Batuta seyahatnamesinde, yirmi altı yıl kaldığı Anadolu’yu ve her kentte konuk olduğu Ahi Ocaklarını büyük bir övgüyle anlatır.

Ahilik ne idi? Ahilik, tarikat olarak Hacı Bektaşi tarikatına benzer. Mevlevilikle de benzerliği vardır. Ancak diğer tarikat önderlerinin tekkelerinde oturup zikrederek ya da semaya durarak mürid ve halife yetiştirmelerinin aksine Ahi Evran üreticiliği, çalışmayı öne almıştır. Ahiliğe göre en iyi ibadet çalışma ve emeğiyle helal kazançtır. Ahilik ibadeti de çalışmayı ve eğlenmeyi de dengeli bir biçimde yürütür. Ahi tekkelerinde ibadette eğlenme de vardır ama hepsinin önünde çalışma vardır.

Ahi ocağına girmenin önkoşulu bir meslek sahibi olmaktır, bu nedenle günümüzdeki meslek odalarına benzemektedir. Ancak ahilikte meslek edinmenin yolu bellidir. Mesleki eğitimle çırak yetiştirilir, önce kalfa sonra usta olur. Çırak olarak ustanın yanına verilecek çocuk, Ahi dergâhında sınava tabi tutulur, ailesi araştırılır. İlk eğitim verilir ki ahlak eğitimidir. Sonra ustaya teslim edilir. Usta çırağını yetiştirirken işbaşında mesleki eğitim verir. Dergâhta ahi babaları, hocalar tarafından dini ve dünyevi eğitim verilir. Belirli bir süre sonra ustanın isteği üzerine Ahi babalarının huzurunda çırak sınava alınır ve başarılı olursa şed kuşanarak (ya da peştamal bağlanarak) kalfa olur. Yine ustasının yanında çalışır, üretir ve yeterli görülürse yine sınava alınır, başarırsa şed kuşanarak usta olur. Kendisine ustasının ve Ahi ocağının desteğiyle dükkân açılır, bazen de ustası dükkânını eski kalfasına devrederek kendini emekliye ayırır. Aslında çok güçlü bir sosyal güvenlik sistemi vardır ki çırak olarak ustasının dükkânına adım atan çocuk ileride bir dükkân/işyeri sahibi olma hakkını elde etmektedir.

Mesleki, Dünyevi ve Dini eğitim bütün olarak verilmekte, geleceğin ustasının İnsan-ı Kâmil (üstün insan) olarak yetişmesi sağlanmaktadır.

Eğitim tekkelerde, dergâhlarda hatta yaz eğlencelerinde (pikniklerinde) “yaşam boyu ve her yerde, her ortamda” sürdürülmektedir. Eğitimin denetimi de Ahi Ocağı tarafından yapılmaktadır. Devlete yük yüklenmemektedir. Özyönetim modelidir ama sadece yönetimle de kalmamaktadır. Özdenetim de vardır. Ahi babaları, pirleri hemen her gün esnafı denetlemekte, üretimlerini, hammaddelerini (hammadde alımlarını genel olarak Ahi ocağı yapıp üyelerine hakkaniyet ölçülerine göre paylaştırmaktadır. Böylece fiyat/maliyet dengesi de sağlanmaktadır) denetlemektedir. O günlerden kalan “Müşteri velinimetimdir” sözü günümüzde Toplam Kalite Yönetiminde “Müşteri Memnuniyeti” olarak değerlendirilmekte ama ahilikten kalma olduğunun üzerinde durulmamaktadır. Yine “Pabucunu dama atma” deyimi, ahi babasının ayakkabı esnafından kalitesiz üretim yapanların pabuçlarını dükkânın damına atarak o çarşıda artık mesleğini sürdürmesinin mümkün olmadığını göstermesi, bugün hiçbir esnaf örgütünün yapmaya cesaret edemeyeceği bir durumdur.

Sistem öylesine kapsamlıdır ki eğitimle çıraklıktan ustalığa geçiş sağlanmakta, sosyal güvenlikle yeni usta işyeri sahibi olmakta ama Ahi ocağının eğitimi, gözetimi ve denetimi de yaşam boyu sürmekte, özyönetim, özdenetimle bütünleşmektedir. Burada göze çapan bir başka durum daha vardır ki Ahi ocağı, çalışma yaşamını sürekli gözetim altında tutmaktadır. Gözetimde; çalışanların güvenliği, üretimin, ürünün, dolayısıyla müşterinin de güvenliği denetlenmektedir. On üçüncü yüzyılda dünyanın hiçbir yerinde olmayan böylesine geniş kapsamlı bir denetim, hem de egemen güç tarafından, kraldan, padişahtan değil doğrudan kendi içlerinden çıkan bir örgüt tarafından yapılmaktadır. Bir başka ülkede böyle bir durum olsa sanırım dünya tarihinde büyük bir yer alır ama bizde unutulmuştur.

Gelelim günümüze! Esnaf odalarımız var hatta bazı odalarımız Ahilik Geleneğini canlandırma konusunda çaba içindeler… İşte fırsat; İş sağlığı ve güvenliği konularında esnaf-sanatkâr örgütlerini, odalarını göreve çağıralım. Bazı OSB’lerin yaptığı işyeri denetimlerini daha yaygın ve etkin hale getirelim. Denetimleri özdenetim haline getirelim. Başarılı olanları devlet ödüllendirsin. Odalara güç verelim. Gerekirse yasal düzenlemeler yapılsın.

Ahiliği geçmişte kalmış bir ÖRF–ADET yerine, güncelleyerek dünyaya örnek olalım. İnanıyorum ki başarabiliriz. Çünkü altyapımız var.

* Dünden Bugüne Ahilik, Remzi Özkaya, Çırak Eğitim ve Öğretim Vakfı Yayını, Ankara 2014

Remzi ÖZKAYA

TOLAN OSGB MÜDÜRÜ

A sınıfı İş Güvenliği Uzmanı

remzimunir@hotmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir